ISSN 2149-2263 | E-ISSN 2149-2271
The Anatolian Journal of Cardiology - Anatol J Cardiol: 25 (8)
Volume: 25  Issue: 8 - August 2021
FRONT MATTER
1.Frontmatters

Pages I - VI

EDITORIAL
2.New impact factor and many new studies
Çetin Erol
doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2021.8  Page 527
Abstract |Full Text PDF

ORIGINAL INVESTIGATION
3.Common single nucleotide polymorphisms in the FNDC5 gene and serum irisin levels in acute myocardial infarction
Ebru Önalan Etem, Özge Diş, Ahmet Tektemur, Hasan Korkmaz, İlay Buran Kavuran
doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2021.36214  Pages 528 - 535
Giriş: Akut Miyokard İnfarktüsü (AMI), koroner arter hastalıklarının en sık görülen tipidir. Fibronektin tip III tekrarlarını içeren protein 5 (FNDC5) geninin kodladığı irisin hormonu kas, kalp ve yağ dokularında sentezlenmektedir. Çalışmamızda AMI hastalarının serum irisin düzeylerinin ve FNDC5 genetik varyantlarının kontrollerle karşılaştırılarak araştırılması amaçlanmıştır.
Yöntemler: Çalışmaya 225 AMI hastası ve 225 sağlıklı birey dahil edildi. Hastalardan ilk 1-24 saat içinde kan örnekleri alındı. Serum irisin konsantrasyonları enzim bağlı immunosorbent analizi (ELISA) ile ölçüldü. FNDC5 genindeki rs16835198, rs3480 ve rs726344 varyantları gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu (RT-PCR) ile genotiplendirildi.
Bulgular: AMI hastalarında serum irisin konsantrasyonlarının kontrole göre anlamlı düzeyde azaldığı belirlendi (p =0.001). AMI hastalarının 6 saatten 24 saate kadarki serum irisin konsantrasyonlarının anlamlı ve kademeli olarak azaldığı gözlendi (p<0.05). FNDC5 genindeki rs16835198, rs3480 ve rs726344 genotip ve allel frekanslarına göre hasta ve kontrol grupları arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı. (p>0.05). Erkek AMI hastalarında (% 6.4) TT genotipinin sıklığı, kontrol erkek deneklere (% 16.2) kıyasla önemli ölçüde daha düşük olduğu belirlendi. Ayrıca GGT haplotipi, AMI riskine karşı koruyucu haplotip olarak tanımlandı (p=0.000; Odds oranı: 0.107).
Sonuçlar: Çalışmanın bulguları, serum irisin konsantrasyonunun AMI'nin erken teşhisi için yeni bir biyolojik belirteç olabileceğini düşündürmektedir.
Objective: Acute myocardial infarction (AMI) is the most common type of coronary artery disease. The irisin hormone encoded by the fibronectin type III domain–containing protein-5 (FNDC5) gene is synthesized in muscle, heart, and fat tissues. The present study aims to investigate serum irisin concentrations and FNDC5 genetic variants in patients with AMI through comparison with controls.
Methods: This study included 225 patients with AMI and 225 healthy subjects. Blood samples were obtained from patients during the first 1-24 hours after AMI. Serum irisin concentration was measured with enzyme-linked immunosorbent assay (ELISA). The variants of rs16835198, rs3480, and rs726344 in the FNDC5 gene were genotyped with real time polymerase chain reaction (RT-PCR).
Results: Compared with control serum irisin concentrations were significantly lower in patients with AMI. Serum irisin concentrations of patients with AMI showed a significant and gradual decrease from 6 hours up to 24 hours (p<0.05). There were no significant differences between the patient and control groups based on genotype and allele frequencies of rs16835198, rs3480, and rs726344 in the FNDC5 gene (p>0.05). However, the frequency of the TT genotype in male patients with AMI (6.4%) was significantly lower compared with control male subjects (16.2%). In addition, the GGT haplotype was identified as the protective haplotype against the risk of AMI (p<0.001; odds ratio=0.107).
Conclusions: The findings of the study suggest that serum irisin concentration could serve as a novel biological marker for the early diagnosis of AMI.

4.Low serum corin levels predict end-organ damage in patients with hypertensive crisis
Burcu Genç Yavuz, Özgür Söğüt, Şahin Çolak, Macit Koldaş, Esma Yücetaş, Okan Bari
doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2021.06698  Pages 536 - 543
Amaç: Acil servise başvuran hipertansif kriz (HK) hastalarında hipertansif ivedi durum (urgency) ve Hipertansif acil durum (emergency) arasında ayrım yapmak için serum corin düzeylerinin prediktif etkisini araştırdık.
Yöntemler: Çalışmaya yaşları ve cinsiyetleri eşleştirilmiş toplam 120 yetişkin hasta ve 55 sağlıklı birey kontrol grubu olarak dahil edildi. İlk başvuruda kan basıncı ölçümleri (sistolik, diyastolik ve ortalama arter basıncı) ve hedef organ hasarı varlığı kaydedildi. HK'lı hastalar, akut hedef organ hasarının varlığına veya yokluğuna göre HE veya HU olarak sınıflandırıldı. Serum korin düzeyleri gruplar arasında karşılaştırıldı.
Bulgular: Ortalama serum korin düzeyi HK grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşüktü; emergency grubunda urgency grubuna göre daha düşüktü (tümü için, p <0,001). Emergency grubunda, hedef organ hasarı ile ilişkili klinik durumlar ST elevasyonlu miyokard infarktüsü (n = 28, % 46,7), hemorajik inme (n = 11, %18,3), iskemik inme (n = 11, %18,3), ve ST elevasyonsuz miyokard infarktüsü (n = 10, %16,7) idi. ROC analizinde, emergency hastalarını urgency hastalardan ayırmak için % 98,3 duyarlılıkta ve % 95 özgüllükte, 45 pg/mL'lik corin kesim değeri değeri saptandı.
Sonuç: Bulgularımız, serum corin düzeylerinin kan basıncının düzenlenmesinde ve HK patogenezinde önemli bir rol oynadığını göstermektedir. Düşük serum corin seviyeleri, hedef organ hasarını tahmin edebilir ve HK'lı hastalarda tanısal karar vermek için bir kılavuz görevi görebilir.
Objective: The study aimed to investigate the predictive power of serum corin levels for distinguishing between hypertensive urgency (HU) and hypertensive emergency (HE) in patients with hypertensive crisis (HC) admitted to the emergency department.
Methods: A total of 120 consecutive consenting adult patients diagnosed with HC and 55 age- and sex-matched healthy controls were enrolled. Blood pressure measurements [(systolic, diastolic, and mean arterial pressure (MAP)] and the evidence of end-organ damage at the first admission were recorded. Patients with HC were classified as patients with HE or HU according to the presence or absence of acute end-organ damage. Serum corin levels were compared between the 2 groups.
Results: The mean serum corin level was significantly lower in the HC group than in the control group; it was also lower in the HE group than in the HU group (p<0.001 for all). In the HE group, clinical features associated with end-organ damage included ST-elevation myocardial infarction (n=28, 46.7%), hemorrhagic stroke (n=11, 18.3%), ischemic stroke (n=11, 18.3%), and non–ST-elevation myocardial infarction (n=10, 16.7%). The receiving operator characteristic (ROC) analysis identified a serum corin cutoff value of 45 pg/mL for distinguishing patients with HE from patients with HU with 98.3% sensitivity and 95% specificity.
Conclusion: Our findings suggest that serum corin levels play an important role in regulating blood pressure and are involved in the pathogenesis of HC. Low serum corin levels may predict end-organ damage and serve as a guide for diagnostic decision making in patients with HC.

5.Performance of pulmonary embolism severity index in predicting long-term mortality after acute pulmonary embolism
Abdulsamet Sandal, Elif Tuğçe Korkmaz, Funda Aksu, Deniz Köksal, Ziya Toros Selçuk, Ahmet Uğur Demir, Salih Emri, Lütfi Çöplü
doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2021.99345  Pages 544 - 554
Amaç: Bu çalışmada, orijinal ve basitleştirilmiş Pulmoner Embolizm Şiddet Endeksi’nin (PESI), beş yıllık izlem süresinde akut pulmoner emboliden 30 gün sonrasındaki mortaliteyi tahmin etme doğruluğunun incelenmesi amaçlanmıştır.
Yöntem: Retrospektif olarak 1 Ocak 2003 ile 30 Haziran 2013 tarihleri arasında akut pulmoner emboli tanısı alan yetişkin hastalar dahil edilmiştir. Tanı anındaki özellikler ve beş yıllık izlem süresindeki mortalite verileri kaydedilmiştir.
Bulgular: Çalışmaya dâhil edilen 414 hastanın (K/E=192/222) ortanca yaşı (minimum-maksimum) 61,5 (18-93) idi. Kümülatif mortalite hızı akut pulmoner emboli sonrasındaki 30 gün için %13,3; 90 gün için %21,8; 1 yıl için %32,6; 5 yıl için %51,0 olarak saptandı. Hem orijinal PESI için risk sınıflandırmasıyla hem de orijinal ve basitleştirilmiş PESI için düşük-yüksek risk sınıflandırmasıyla 30 gün, 31-90 gün, 91 gün-1 yıl, 1 yıl-5 yıl dönemlerindeki mortalite arasında anlamlı farklılık saptandı. Uzun dönem mortalite ile anlamlı ilişki saptanan PESI kriterleri; 31-90 gün için kanser (HR=3,31, %95 GA: 1,64-6,68, p=0,001) ve kalp yetmezliği (HR=2,35, %95 GA: 1,04-5,32, p=0,041) öyküsü; 91 gün-1 yıl için kanser öyküsü (HR=5,45, %95 GA: 2,86-10,40, p<0,001); 1-5 yıl için ileri yaş (HR=1,04, %95 GA: 1,02-1,06, p<0,001) ve kanser öyküsüydü (HR=5,53; %95 GA: 3,41-8,98, p<0,001).
Sonuç: Orijinal ve basitleştirilmiş PESI’ye göre yüksek riskli akut pulmoner emboli hastalarında beş yıllık izlem süresince tüm sebeplere bağlı uzun dönem mortalite daha yüksektir. Uzun dönem sağ kalımdaki dezavantaj, akut klinik bulgulardan ziyade, kanser ve diğer komorbiditelerle ilişkilidir. Bu hastalarda, çeşitli komorbiditelerin uzun dönem mortaliteye etkisinin gösterilmesi için prospektif çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Objective: In this study, we aimed to evaluate the accuracy of the original and simplified pulmonary embolism (PE) severity index (PESI) to predict all-cause mortality after 30 days of acute PE diagnosis up to five years within consecutive sub-periods.
Methods: Adult patients diagnosed with acute PE between January 1, 2003, and June 30, 2013, were retrospectively included. Data on baseline characteristics and mortality during a five-year follow-up were collected.
Results: The study included 414 patients (Male/Female=192/222). The median age at diagnosis was 61.5 (minimum–maximum, 18–93) years. Mortality rates were 13.3% at 30 days, 21.8% at 90 days, 32.6% at one year, and 51.0% at five years. Both stratification into risk classes according to the original PESI and low vs. high-risk classification of original and simplified PESI were significantly correlated with the 30-day, 31-90-day, 91-day-one-year, and one-five-year mortality. Significant PESI predictors for mortality were history of cancer [hazard ratio (HR): 3.31, 95% confidence interval (CI): 1.64-6.68; p=0.001] and heart failure (HR: 2.35, 95% CI: 1.04-5.32, p=0.041) at 31-90-day, history of cancer (HR: 5.45, 95% CI: 2.86-10.40, p<0.001) at 91-day-one-year, advancing age (HR: 1.04, 95% CI: 1.02-1.06, p<0.001) and history of cancer (HR: 5.53, 95% CI: 3.41-8.98, p<0.001) at one-five-year after acute PE diagnosis.
Conclusion: All-cause long-term mortality in high-risk patients with acute PE according to original or simplified PESI significantly increased up to five years of follow-up. This survival disadvantage was mainly related to cancer and comorbidities rather than acute clinical manifestations. Future prospective studies are needed to demonstrate the effect of various comorbidities on long-term mortality in these patients.

6.Interleukin-6 level is an independent predictor of right ventricular systolic dysfunction in patients hospitalized with COVID-19
Mehmet Erdoğan, Ayşe Kaya Kalem, Selçuk Öztürk, Mehmet Akif Erdöl, Bircan Kayaaslan, Yunus Emre Özbebek, Rahmet Güner
doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2021.24946  Pages 555 - 564
Amaç: Artmış çoklu proinflamatuar sitokin seviyeleri ile sitokin fırtınası ve inflamatuar sistem aktivasyonu, koronavirüs-2019 hastalığının (COVID-19) patogenezinin temelini oluşturur. Bu çalışmanın amacı, hastanede yatan COVID-19 hastalarında artmış interlökin-6 (IL-6) düzeylerinin sağ ventriküler (SağV) sistolik disfonksiyonunu tahmin edip edemeyeceğini araştırmaktır.
Yöntemler: Prospektif ve gözlemsel olan bu çalışmaya, hastaneye yatırılan klinik olarak hafif ve orta COVID-19 olan ardışık 100 hasta alındı. Tüm hastalara göğüs bilgisayarlı tomografi, IL-6 dahil ayrıntılı laboratuvar testleri ve iki boyutlu (2B) konvansiyonel ve doppler transtorasik ekokardiyografi (TTE) parametreleri ve SağV sistolik fonksiyonlarının değerlendirilmesi yapıldı.
Bulgular: Dışlanma kriterleri ile 6 hastanın çıkarılmasından sonra, geriye kalan hastalar normal SağV sistolik fonksiyonları (n = 60) ve bozulmuş SağV sistolik fonksiyonları (n = 34) olmak üzere iki gruba ayrıldı. IL-6 düzeyleri, SağV sistolik fonksiyonları bozulmuş hastalarda, normal SağV sistolik fonksiyonları olan hasta grubuna göre anlamlı derecede yüksekti (sırasıyla 20.3, 4.6, p <0.001). Sistolik triküspit anulus düzlem hareketi ve doku doppler (TDI) ile ölçülen SağV S’ ölçümleri iki grup arasında benzerdi. SağV sistolik fonksiyonları bozulmuş hastalarda, SağV fraksiyonel alan değişikliği anlamlı olarak daha düşük iken TDI ile değerlendirilen SağV miyokardiyal performans indeksi anlamlı olarak daha yüksekti. Çok değişkenli analizde, IL-6 seviyeleri, istatistiksel olarak anlamlı bir seviyede SağV sistolik disfonksiyonunu bağımsız olarak öngördürdü. (OR: 1.12,% 95 CI: 1.04-1.20, p = 0.002).
Sonuç: IL-6, hastanede yatan klinik olarak hafif ve orta derecede COVID-19 hastalarında SağV sistolik disfonksiyonunun bağımsız bir prediktörüdür ve olası bir patogenetik mekanizmayı düşündürmektedir. Bu hasta grubunda IL-6 seviyeleri RV sistolik bozukluğunu tahmin etmek için kullanılabilir.
Objective: Cytokine storm with elevated levels of multiple proinflammatory cytokines and inflammatory system activation underlie the pathogenesis of coronavirus disease 2019 (COVID-19). In this study, we aimed to investigate whether increased interleukin (IL)-6 levels can predict right ventricular (RV) systolic impairment in patients hospitalized with COVID-19.
Methods: This prospective, observational study included 100 consecutive patients hospitalized with mild and moderate COVID-19. All the patients underwent chest computerized tomography, detailed laboratory tests including IL-6, and two dimensional (2D) transthoracic echocardiography (TTE) with assessment of 2D conventional and Doppler echocardiography parameters and RV systolic functions.
Results: After the elimination of six patients with exclusion criteria, the remaining patients were classified into two groups, namely normal RV systolic functions (n=60) and impaired RV systolic functions (n=34). IL-6 levels were significantly higher in patients with impaired RV systolic functions than in those with normal RV systolic functions (20.3, 4.6, p<0.001, respectively). Tricuspid annular plane systolic excursion and RV derived tissue Doppler imaging (TDI) S’ measurements were similar between the two groups. RV fractional area change was significantly lower, and RV TDI derived index of myocardial performance was significantly higher in patients with impaired RV systolic functions. In multivariate analysis, IL-6 levels independently predicted deterioration in RV systolic function at a significant level (odds ratio: 1.12, 95% confidence interval: 1.04–1.20, p=0.003).
Conclusion: IL-6 is an independent predictor of RV systolic impairment in patients hospitalized with mild and moderate COVID-19 suggesting a possible pathogenetic mechanism. IL-6 levels can be used to predict RV systolic impairment in patients suffering from this infection.

7.Left ventricular characteristics of noncompaction phenotype patients with good ejection fraction measured with cardiac magnetic resonance
Anna Reka Kiss, Zsófia Gregor, Adam Furak, Attila Tóth, Márton Horváth, Liliana Szabo, Csilla Czimbalmos, Zsofia Dohy, Bela Merkely, Hajnalka Vago, Andrea Szucs
doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2021.25905  Pages 565 - 571
Objective: We describe left ventricular (LV) volumes, myocardial and trabeculated muscle mass and strains with Cardiac magnetic resonance of a large cohort (n=81) who fulfilled the morphologic criteria of left ventricular noncompaction (LVNC) and had good ejection fraction (EF >55%) and compare them with healthy controls (n=81). Male and female patients were compared to matched controls and to each other. We also investigated the LV trabeculated muscle mass cutoff in male and female patients with LVNC.
Methods: 81 participants with LVNC and 81 healthy controls were included. Male and female patients were compared to matched controls and to each other. We also investigated the left ventricular trabeculated muscle mass cut-off in male and female LVNC patients.
Results: The LV parameters of the LVNC population were normal, but they had significantly higher volumes, myocardial and trabeculated muscle mass, and a significantly smaller EF than the controls. Similar differences were observed after stratifying by sex. The optimal LV trabeculated muscle mass cutoffs were 25.8 g/m2 in men (area under the curve: 0.81) and 19.0 g/m2 in women (area under the curve: 0.87). The patients had normal global strains but a significantly worse global circumferential strain (patients vs controls: −29.9±4.9 vs. −35.8±4.7%, p<0.05) and significantly higher circumferential mechanical dispersion than the controls (patients vs. controls: 7.6±4.2 vs. 6.1±2.8%; p<0.05). No disease-related strain differences were noted between men and women.
Conclusion: The LV functional and strain characteristics of the LVNC cohort differed significantly from those of healthy participants; this might be caused by increased LV trabeculation, and its clinical relevance might be questionable. The LV trabeculated muscle mass was very different between men and women; thus, the use of sex-specific morphologic diagnostic criteria should be considered.

8.Relationship between frontal QRS-T duration and the severity of coronary artery disease in who were non-diabetic and had stable angina pectoris
Halil Akın, Önder Bilge
doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2021.33232  Pages 572 - 578
Amaç: Frontal-QRS-T açısı ile koroner arter hastalığı (KAH) arasında bilinen bir ilişki vardır. Bu çalışma, stabil KAH olan hastalarda frontal-QRS-T açı değişiklikleri ile KAH şiddeti arasındaki ilişkiyi incelemektedir.
Materyal-Metod: Eylül 2018-Eylül 2019 tarihleri arasında stabil anjina pektoris ile polikliniğe başvuran 894 hastadan dışlama kriterleri uygulandıktan sonra çalışmaya toplam 202 hasta alındı. Frontal-QRS-T açısı, Hastaların poliklinikte çekilen 12 derivasyonlu EKG'leri (elektrokardiyografi) ile CAG (koroner anjiyografi) yapılan hastalarda Gensini skoru kullanılarak hesaplanan KAH şiddeti karşılaştırıldı.
Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların% 38.6'sı kadın,% 61.4'ü erkekti. Ortalama yaş 60.16 ± 11.27 olarak hesaplandı ve hastaların% 52'sinde hipertansiyon vardı. Demografik ve klinik değerler açısından gruplar arasında fark yoktu. KAH şiddeti ile frontal-QRS-T açılarının karşılaştırmasında, frontal-QRS-T açısının şiddetli KAH grubunda (91 (102/79)) hafif KAH grubuna (53 (64/38)) kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu görüldü. Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde, frontal-QRS-T açısı (olasılık oranı(OR)= 1.09, % 95 güven aralığı(CI) = 1.06-1.11, p <0.001) ve KAH şiddeti arasında anlamlı bir ilişki vardı.
Sonuç: Diyabetik olmayan stabil angina pektorisli hastalarda KAH şiddetinin frontal-QRS-T açısı ile ilişkili olduğu görülmektedir.
Objective: There is a known relationship between frontal-QRS-T (F-QRS-T) angle and coronary artery disease (CAD). This study examined the relationship between F-QRS-T angle changes and CAD severity in patients with stable CAD.
Methods: A total of 202 patients were included in the study after the implementation of exclusion criteria among 894 patients, who were admitted to the outpatient clinic with stable angina pectoris between September 2018 and September 2019. The F-QRS-T angle calculated on the 12-lead electrocardiograms (ECGs) of the patients (taken in the outpatient clinic), and the CAD severity calculated using the Gensini score in patients undergoing coronary angiography were compared.
Results: Of the patients included in the study, 38.6% were female and 61.4% were male. The mean age was calculated as 60.16±11.27 years, and 52% of the patients had hypertension. There was no difference between the groups in terms of demographic and clinical values. In a comparison of CAD severity and F-QRS-T angles, the F-QRS-T angle was seen to be statistically significantly higher in the severe CAD group [91°° (102/79)] compared to the group with mild CAD [53°° (64/38)]. In the multivariate logistic regression analysis, there was a significant association between the F-QRS-T angle (odds ratio=1.09, 95% confidence interval=1.06-1.11, p<0.001) and CAD severity.
Conclusion: It seems that CAD severity in patients who were non-diabetic and had stable angina pectoris is associated with the F-QRS-T angle.

9.Evaluation of structural valve deterioration and bioprosthetic valve failure utilizing the new European consensus definition in patients undergoing TAVI with first-generation devices: Outcomes beyond 5 years from a single center in Turkey
Bihter Şentürk, Hüseyin Dursun, Tuğçe Çöllüoğlu, Hatice Özdamar, Tuba Ekin, Zülkif Tanrıverdi, Dayimi Kaya
doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2021.37670  Pages 579 - 587
Amaç: Transkateter aortik biyoprotez kapakların uzun süreli dayanıklılığı hala önemli bir sorundur. Yakın zamanda yapısal kapak bozulması (SVD) ve biyoprotez kapak yetmezliği (BVF) için standartlaştırılmış kriterler tanımlanmıştır. Sınırlı sayıda çalışma, bu yeni tanımlara göre transkateter aort kapak implantasyonunun (TAVI) uzun dönem dayanıklılığını değerlendirmiştir. Çalışmamızda, TAVI'nin beş yılın ötesindeki dayanıklılığını araştırmayı ve SVD ile BVF sıklığını bildirmeyi amaçladık.
Yöntemler: Çalışmaya TAVI uygulanan ve teorik olarak işlemden sonra en az beş yılı tamamlamış 89 hasta dahil edildi. Hastalara Medtronic CoreValve veya Edwards Sapien-XT kapak implante edildi. SVD ve BVF'yi değerlendirmek için yeni standartlaştırılmış kriterler kullanıldı.
Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 78.70±6.95 idi. Altı yıllık takipte, 4 (%4,5) hastada SVD görüldü.. İki hastada (%2,2) şiddetli SVD görüldü ve bu hastalarda NYHA sınıf-II semptomlar mevcuttu. Bu iki şiddetli SVD hastası aynı zamanda BVF kriterlerini de karşılıyordu. 2 hastada (%2,2) orta derecede SVD görüldü ve bu hastalarda kapakla ilgili semptom yoktu. 4 SVD vakasından ikisi, artmış ortalama transaortik gradiyentlerle ilişkiliyken, kalan 2 SVD vakası intraprostetik aort yetersizliği ile ilişkiliydi. Tüm SVD hastaları hala hayattadır ve hiçbirinde aort kapağına yeniden müdahale gerekmemiştir.
Sonuç: Çalışmamızda birinci nesil TAVI cihazları kullanılmasına rağmen, altı yıllık takipte düşük SVD ve BVF oranı belirledik. Uzun dönem dayanıklılık açısından birinci nesil cihazlarda bile TAVI ile ilgili büyük bir endişe olmadığı söylenebilir.
Objective: The long-term durability of transcatheter aortic bioprosthetic valves continues to be a major concern. Standardized criteria of the structural valve deterioration (SVD) and bioprosthetic valve failure (BVF) have recently been defined. Limited studies have evaluated the long-term durability of transcatheter aortic valve implantation (TAVI) according to these new definitions. We aim to analyze the durability of TAVI beyond 5 years and to report the frequency of SVD and BVF.
Methods: A total of 89 patients who had undergone TAVI and had theoretically completed at least 5 years after the procedure were included. Either a Medtronic CoreValve or an Edwards SAPIEN XT valve were implanted in the patients. New standardized definitions were used to evaluate SVD and BVF.
Results: The mean age of the patients was 78.70±6.95 years. SVD occured in 4 (4.5%) patients during 6 years of follow-up. Severe SVD was observed in 2 patients (2.2%), and these patients had the New York Heart Association class II symptoms. Both patients with severe SVD also met the criteria of BVF. Moderate SVD was observed in 2 patients (2.2%), and these patients had no valve-related symptoms. Of the 4 SVD cases, 2 were associated with increased mean transaortic gradients, whereas the remaining 2 cases were associated with intraprosthetic aortic regurgitation. All patients with SVD are still alive, and none of them have required aortic valve reintervention.
Conclusion: Although first-generation TAVI devices were used, we determined the low rate of SVD and BVF at the 6-year follow-up. It may be suggested that there is no major concern associated with TAVI even with first-generation devices regarding long-term durability.

CASE REPORT
10.Transient left septal fascicular block in the scenario of ST-segment elevation myocardial infarction
Shandong Yu, Hui Chen, Hongwei Li
doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2021.93490  Pages 588 - 589
Abstract |Full Text PDF

11.Persistent left vertical vein: An unusual cause of pulmonary hypertension and cirrhosis in a patient with hypertrophic obstructive cardiomyopathy
Umut Karabulut, Egemen Duygu, Yeşim Yılmaz Can, İrem Sezer, Tuğrul Okay
doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2021.81839  Pages 590 - 592
Abstract |Full Text PDF | Video

12.Treatment of main coronary obstruction with renal stent implantation after transcatheter aortic valve implantation
Şakir Arslan, Nermin Bayar, Şükriye Uslu
doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2021.44373  Pages 593 - 594
Abstract |Full Text PDF | Video

13.A stable patient with a left ventricular assist device was admitted to the outpatient clinic with ventricular fibrillation
Ömer Doğan, Şükrü Arslan, Serhan Özyıldırım, Okay Abacı
doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2021.02009  Pages 595 - 597
Abstract |Full Text PDF

LETTER TO THE EDITOR
14.Intracoronary fibrinolysis: An effective yet underutilized therapeutic strategy in clinical practice
Kenan Yalta, Cihan Öztürk, Tülin Yalta, Uğur Özkan
doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2021.297  Pages 598 - 599
Abstract |Full Text PDF

E-PAGE ORIGINAL IMAGES
15.Multiple, left ventricular cystic thrombi disappeared in 14 days
Lale Dinç Asarcıklı, Haluk Furkan Şahan, Hilal Erken Pamukcu, Hamza Sunman
doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2021.26796  Page E31
Abstract |Full Text PDF | Video

16.Asymptomatic, echocardiography-detected, right ventricular outflow tract sited myxoma
Charalambos Kasmeridis, Efthimios Katerinis, Ioannis Vogiatzis
doi: 10.5152/AnatolJCardiol.2021.13  Page E32
Abstract |Full Text PDF



Journal Metrics

Journal Citation Indicator: 0.18
CiteScore: 1.1
Source Normalized Impact
per Paper:
0.22
SCImago Journal Rank: 0.348

Quick Search



Copyright © 2024 The Anatolian Journal of Cardiology



Kare Publishing is a subsidiary of Kare Media.