ISSN 2149-2263 | E-ISSN 2149-2271
Volume : 12 Issue : 2 Year : 2021
Quick Search



The Anatolian Journal of Cardiology - Anatol J Cardiol: 12 (2)
Volume: 12  Issue: 2 - March 2012
EDITORIAL
1.My Editorial’s effectiveness
Bilgin Timuralp
PMID: 22311881  doi: 10.5152/akd.2012.059  Page 89
Abstract | Full Text PDF

ORIGINAL INVESTIGATION
2.Alternate-day versus daily atorvastatin in coronary artery disease: a randomized study
Osama Rifaie, Ahmed Zahran, Wail Nammas
PMID: 22281786  doi: 10.5152/akd.2012.032  Pages 90 - 96
Amaç: Koroner arter hastalığı (KAH) olan hastalarda, serum düşük dansiteli lipoprotein kolestrol (LDL-K) ve yüksek duyarlılıklı C-reaktif protein (hs-CRP) üzerine günlük atorvastatin 10 mg’a karşılık gün aşırının etkisini karşılaştırmayı amaçladık ve LDL-K’yı günlük atorvastatinle kontrol ettik. Yöntemler: Prospektif, randomize, tek kör ve çift kollu bir çalışmadır. Randomizasyon bir bilgisayar tarafından randomizasyon listesi ile yapıldı. Koroner arter hastalığı olan 60 hastayı randomize ettik, günlük standart doz 10 mg atorvastatin alan (Grup A=30 hasta) ya da aynı tıbbi tedaviyi her gün alanların kontrollü serum LDL-K’ını kontrol ettik (Grup B=30 hasta). Primer etkinlik kriteri, başlangıçtan itibaren 6 haftalık takip değerle- rindeki serum LDL-K ve hs-CRP seviyelerinin değişikliklerini içermektedir. Bulgular: Ortalama yaş 54.5±7.7 yıldır (%70 erkek). Altı haftalık takipte, LDL-K değeri, Grup A Grup B ile karşılaştırıldığında, önemli derece düşük- tü (88±21 karşın 105±26 md/dl, sırasıyla, p=0.008). Benzer şekilde, başlangıçtan son değerlendirmeye ortalama LDL-K artış yüzdesi Grup A’ dakilerle Grup AB’dekilerle karşılaştırıldığında önemli derecede düşüktü (1.5±0.2 karşın %32.8±6.2, sırasıyla, p<0.0001). Ancak, hs-CRP ortalama yüzde değişim değeri iki grup arasında istatistiksel olarak benzerdi (p=0.108). Hastalar ilaca dair yan etki bildirmediler. Sonuç: Mevcut pilot çalışma ile hedef LDL-K seviyesi sağlanan KAH’larında gün aşırı 10 mg atorvastatinde kalınması LDL-K’nin hedef seviyesi- nin altında tutulabilmesi açısından günlük atorvastatinin gerisinde kalmıştır; bununla beraber, hs-CRP üzerinde benzer etki yarattı.
Objective: We sought to compare the effect of alternate-day versus daily atorvastatin 10 mg, on serum low-density lipoprotein cholesterol (LDL-C) and high-sensitivity C-reactive protein (hs-CRP) in patients with coronary artery disease (CAD) and controlled serum LDL-C by daily atorvastatin. Methods: The study was prospective, randomized, single-blinded, two-armed. Randomization was performed by a computer-generated random- ization list. We randomized 60 patients with CAD and controlled serum LDL-C to receive either atorvastatin in the standard-dose of 10 mg daily (Group A=30 patients), or the same medication every other day (Group B=30 patients). Primary efficacy criterion included changes in serum LDL-C and hs-CRP from the initial to the 6-week follow-up values. Results: The mean age was 54.5±7.7 years, (70% males). LDL-C was significantly lower in Group A as compared with group B at 6-week follow-up (88±21 versus 105±26 mg/dl, respectively, p=0.008). Similarly, the mean percent increase of LDL-C from baseline to final assessment was signifi- cantly lower in Group A as compared with Group B (1.5±0.2 versus 32.8±6.2%, respectively, p<0.0001). However, the mean percent change of hs-CRP value was statistically similar between the two groups (p=0.108). Patients reported no side effects attributable to the medication. Conclusion: The current pilot study demonstrated that in patients with CAD who have achieved target LDL-C level, maintenance on alternate- day atorvastatin 10 mg was inferior to daily atorvastatin in keeping LDL-C below the target level; however, it produced a similar effect on hs-CRP.

3.Survival of patients with well-developed collaterals undergoing CABG or medical treatment: An observational case-controlled study
Ersan Tatlı, Meryem Aktoz, Mehmet Akif Çakar, Emir Doğan, Mustafa Alkan, Bilhan Özalp
PMID: 22281787  doi: 10.5152/akd.2012.033  Pages 97 - 101
Amaç: Bugüne kadar, iyi gelişmiş koroner kolaterali olan hastalarda baypas cerrahisinin mortalite üzerine etkisi değerlendirilmedi. Biz iyi geliş- miş kolaterali olan, baypas olmuş ve baypas’ı reddeden hastalar arasında sağkalım, mortalite, fonksiyonel kapasite, angina varlığı ve akut miyokart enfarktüs gelişimini araştırdık. Yöntemler: Çalışma retrospektif, vaka-kontrollü gözlemsel bir çalışma olarak dizayn edildi. Koroner anjiyografi uygulanan, sol ön inen arter proksimalinden tam tıkalı olup, Rentrop-3 kolaterali olan ve baypas ameliyatı önerilen 78 hasta retrospektif olarak çalışmaya alındı. Hastalar baypas’ı kabul eden (Grup1, n=40) ve reddeden (Grup 2, n=38) hastalar olmak üzere iki gruba bölündü. Tüm hastalarda sağkalım, fonksiyonel kapasite, angina varlığı ve akut miyokart enfarktüs gelişimi araştırıldı. Sağkalım oranları Kaplan-Meier sağkalım analizi ile değerlendirildi. Bulgular: İki grup arasında hastaların temel özellikleri, angina varlığı ve şiddeti, fonksiyonel kapasite, akut miyokart enfarktüsü veya inme geli- şimi açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu. Kardiyovasküler sebeplere bağlı olarak ölüm Grup 1’de 8 hastada, Grup 2’de 5 hastada görüldü (p=0.710). Beş yıllık takip sonunda sağkalım oranı Grup 1’de %80 iken Grup 2’de %84 olarak izlendi (p=0.730). Sonuç: İyi gelişmiş kolaterali olan baypas’a giden ve baypas’ı reddeden hastalar arasında sağkalım açısından farklılık görülmedi.
Objective: The effects of coronary artery bypass grafting (CABG) on mortality have not been evaluated in patients with well-developed coronary collaterals. We investigated functional capacity, presence of angina, the occurrence of acute myocardial infarction, survival and mortality in patients with well-developed coronary collaterals both undergoing and refusing CABG. Methods: The study was designed as a retrospective observational case-controlled study. Seventy-eight patients undergoing coronary angiography were included in this study. They had critical occlusion in the proximal left anterior descending artery (LAD) with Rentrop-3 collateral circulation towards LAD, and to proceed with CABG has been suggested. The patients were divided in two groups; first group proceeding with CABG (n=40) and the second, rejecting the surgery (medical treatment group; n=38). The rates of survival, the incidence of angina pectoris and acute myocardial infarction as well as the functional capacities were evaluated in all patients. Survival rates were evaluated using Kaplan-Meier survival analysis. Results: No statistically significant difference was observed between the two groups regarding the baseline characteristics of patients, the presence of angina pectoris, the severity of angina pectoris according to CCS, the occurrence of acute myocardial infarction or stroke, and the functional capacity according to NYHA (p>0.05). Death due to cardiovascular reasons was observed in eight patients of CABG group and in five patients of medical treatment group (p=0.710). The 5-year survival rate was observed to be 80% in CABG group while it was observed to be 84% in the medical treatment group (p=0.730). Conclusion: There was no significant difference regarding the survival rates in patients with well-developed coronary collaterals proceeding with CABG or medical treatment.

4.Relationship of aortic knob width with cardio-ankle vascular stiffness index and its value in diagnosis of subclinical atherosclerosis in hypertensive patients: a study on diagnostic accuracy
Levent Korkmaz, Hakan Erkan, Ayça Ata Korkmaz, Zeydin Acar, M. Tarık Ağaç, Hüseyin Bektaş, Ali Rıza Akyüz, Adem Adar, Şükrü Çelik
PMID: 22281788  doi: 10.5152/akd.2012.034  Pages 102 - 106
Amaç: Bu çalışmanın amacı göğüs grafisinde aort topuz genişliğinin (ATG) hipertansif hastalarda subklinik aterosklerozun bir göstergesi olup olmadığını araştırmaktır. Yöntemler: Hipertansif ve en az bir tane kardiyovasküler risk faktörü olan 374 hasta bu tanısal değeri çalışmaya alındı. Kardiyo-ayak bileği vasküler indek- si (CAVI) VaSera VS-1000 cihazı ile değerlendirildi. Aort topuz genişliği göğüs grafisinde ölçüldü. ATG’nin tanısal değeri ROC analizi ile değerlendirildi. Bulgular: Aort topuz genişliği ile CAVI arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki vardı (r=0.45, p<0.001). Ayrıca, yaş (0.39, p<0.001), sistolik kan basın- cı (r=0,17, p<0.001), diyastolik (r=0.23, p<0.001) ve ortalama kan basıncı (r=0.2, p<0.001) ile CAVI arasında anlamlı bir ilişki bulundu. Lineer regresyon analizinde CAVI (β=0.3, %95 GA 0.33-0.98, p<0.001), yaş (β=0.3, %95 GA 0.09-0.21, p<0.001) ve diyastolik kan basıncı (β=0.2, %95 GA 0.08-1.9, p<0.001) ile ATG arasında bağımsız bir ilişki vardı. ATG subklinik aterosklerozu olanlarda (CAVI ≥9) sınırda anormal (8 ≤ CAVI <9) (41.4±5.5 karşı 36.7±5.3 mm, p<0.001) ve normal olanlara (CAVI <8) (41.4±5.5 karşı 35.5±4.3 mm, p<0.001) göre anlamlı olarak yüksekti. ROC analizinde aortik topuzun 41 mm olması subklinik atherosklerozu %71 duyarlılık ve %77 özgüllük ile tespit edebiliyordu (EAA 0.67, %95 GA 0.51-0.82). Sonuç: Göğüs grafisinde aortik topuzun değerlendirilmesi hipertansif hastalarda subklinik aterosklerozun varlığı ile ilgili bilgi sağlayabilir.
Objective: The aim of our study was to determine the usefulness of the aortic knob width (AKW) in the assessment of subclinical atheroscle- rosis in hypertensive patients. Methods: In this study on diagnostic accuracy, 374 consecutive hypertensive patients with at least one cardiovascular risk factor were enrolled. AKW was measured on chest X-ray. Cardio-ankle vascular index (CAVI) was measured by VaSera-1000 CAVI instrument. The diagnostic value of AKW was assessed using ROC analysis. Results: There was a significant correlation between aortic knob width and CAVI (r=0.45, p<0.001), age (0.39, p<0.001), systolic (r=0.17, p<0.001), dia- stolic (r=0.23, p<0.001) and mean (r=0.2, p<0.001) blood pressures. In linear regression analysis CAVI (β=0.3, 95% CI 0.33-0.98, p<0.001), age (β=0.3, 95% CI 0.09 - 0.21, p<0.001) and diastolic blood pressure β=0.2, 95% CI 0.08-1.9, p<0.001) were independently associated with AKW. It was significantly higher in patients with subclinical atherosclerosis (CAVI ≥9) than borderline (8 ≤CAVI <9) (41.4±5.5 versus 36.7±5.3 mm, p<0.001) and healthy (CAVI <8) subjects (41.4±5.5 versus 35.5±4.3 mm, p<0.001). Analysis using the ROC curve has demonstrated that aortic knob of 41 mm constitutes the cut-off value for the presence of subclinical atherosclerosis with 71% sensitivity and 77% specificity (AUC-0.67, 95% CI 0.51-0.82). Conclusion: Observation of aortic knob on chest X-ray in hypertensive patients may provide important predictive information of subclinical atherosclerosis.

5.Changes in BNP, hs-CRP and TIMI risk index with addition of tirofiban during primary percutaneous coronary intervention for acute STEMI: a prospective observational cohort study
İbrahim Halil Kurt, Sait Demirkol, İlker Ünal, Mustafa Kemal Batur
PMID: 22281789  doi: 10.5152/akd.2012.035  Pages 107 - 114
Amaç: Bu çalışmada primer perkütan koroner girişim (PPCI) uygulanan akut ST elevasyonlu miyokart enfarktüslü olgularda (STEMI) tedaviye ekle- nen tirofibanın anjiyografik TIMI akım (The Thrombolysis in Myocardial Infarction), TIMI risk indeksi, serum B-tip natriüretik peptit, (BNP) ve yüksek- duyarlıklı C-reaktif protein (hs-CRP) düzeyleriyle ilişkisi araştırılmıştır. Yöntemler: Bu tek merkezli, prospektif gözlemsel kohort’una akut STEMI tanısıyla kabul edilen ardışık 102 hasta [70 erkek, ort. yaş 54.9±10.4 yıl, (30-82 yaş), mediyan yaş 54 yıl] çalışmaya alındı. İlk 6 saat içinde başvuran tüm STEMI’lılara PPCI uygulandı. Hastaların bir grubuna tirofiban (n=55) (erkek: 36, 54.13±11.39 yıl) diğer gruba ise, standart tedavi (n=47) (erkek: 34, 55.98±9.16 yıl) uygulandı. Tüm hastaların TIMI indeksi ve TIMI akım dereceleri kayıt edildi. Reperfüzyon için TIMI 2 veya 3 akım sağlamak anjiyografik endpoint olarak kabul edildi. İstatistiksel analiz için Ki-kare, eşleş- tirilmiş t, Wilcoxon işaret sıralama ve Spearman korelasyon testleri ve Kaplan-Meier sağkalım analizi kullanıldı. Bulgular: BNP seviyeleri tirofiban alan grupta aynı kalırken, tirofiban almayan grupta bu artış devam ettiği görüldü (105.9±126.8 karşı 261.3±202.3 pg/ ml p<0.001). Buna karşın tirofiban tedavisi alan her iki grupta hs-CRP seviyeleri yükselme eğilimindeydi (tirofiban alan grup-0.67±0.66‘dan, 0.90±0.44‘e mg/L, p=0.015, tirofiban almayan grup - 0.51±0.43‘den 1.08±0.74’e mg/L, p<0.001). TIMI 2 akıma sahip tirofiban alan grupta BNP and hs-CRP değer- leri benzer kalırken, tirofiban almayan gruplarda tedavi sonrası BNP (öncesi, 97.8±122.3 sonrası, 281.6±217.3 pg/ml, p=0.011) ve hs-CRP (öncesi 0.65±0.69; sonrası 1.33±0.80 mg/L, p=0.028) değerlerinde yükselme eğilimi tespit edildi. TIMI 3 akıma sahip olgularda, BNP (tirofiban alan grup öncesi, 146.5±114.2; sonrası 184.4±139.4 pg/ml, p=0.011, tirofiban almayan grup öncesi 172.1±297.9; sonrası 295.9±384.9 pg/ml, p<0.001) ve hs-CRP seviyesi (tirofiban alan grup öncesi 0.66±0.58; sonrası 0.92±0.65 mg/L, p=0.011, tirofiban almayan grup öncesi 0.81±0.74; sonrası 1.45±1.23 mg/L, p<0.001) her iki grupta benzer azalmalar tespit edildi p<0.05. Üç hastada kan transfüzyonu gerektirmeyen minör kanama oldu Sonuç: Çalışmamızda STEMI’de uygulanan PPCI sonucunda, ≥ anjiyografik TIMI 2 akıma sahip olgularda tirofiban tedavisinin eklenmesinin BNP ve CRP değerlerinde beklenen artışın tirofiban tedavisi ile bir miktar da olsa azaltabildiği görüşü ortaya çıkmıştır.
Objective: This study aimed to investigate the relationship of tirofiban, added to the treatment of acute ST-elevation myocardial infarction (STEMI) patients underwent primary percutaneous coronary intervention (PCI), with changes in the TIMI risk index (TRI) of TIMI flow, B-type natriuretic peptide (BNP) and high-sensitive C-reactive protein (hs-CRP) levels. Methods: This single-center, prospective observational cohort study included 102 consecutive patients who were admitted with the diagnosis of acute STEMI (70 male; 54.9±10.4 years). Primary PCI was applied to all cases with STEMI, who applied to our hospital in the first 6 hours due to chest pain complaints. Tirofiban was administered to one group (n=55) (male: 36; 54.1±11.3 years), while the other group was not given tirofiban (n=47) (male: 34; 55.9±9.1 years). The primary end-point was TIMI flow 2 or 3 for reperfusion after primary PCI. Chi-square test, paired t-test or Wilcoxon signed rank test, Spearman correlation analysis and Kaplan-Meier survival analysis were used for statistical analysis where appropriate. Results: BNP level remained the same in the tirofiban group, whereas a significant increase was observed in the group that was not treated with tirofiban (105.9±126.8 versus 261.3±202.3 pg/ml p<0.001). The hs-CRP level tended to rise significantly in both groups despite the treatment (tirofi- ban group - from 0.67±0.66 to 0.90±0.44 mg/L, p=0.015, non tirofiban group - from 0.51±0.43 to 1.08±0.74 mg/L, p<0.001). BNP and hs-CRP values remained the same in cases with TIMI 2 flow in the tirofiban group, whereas a significant increase was detected in the post-treatment BNP (before 97.8±122.3 after 281.6±217.3 pg/ml, p=0.011) and hs-CRP (before 0.65±0.69; after 1.33±0.80 mg/L, p=0.028) values in the group not treated with tirofiban. In patients with TIMI 3 flow, BNP (tirofiban group before 146.5±114.2; after 184.4±139.4 pg/ml, p=0.011, non tirofiban group before 172.1±297.9; after 295.9±384.9 pg/ml, p<0.001) and hs-CRP levels (tirofiban group before 0.66±0.58; after 0.92±0.65 mg/L, p=0.011, non tirofiban group before 0.81±0.74; after 1.45±1.23 mg/L, p<0.001) were found to be similarly reduced in both treatment groups p<0.05. Three patients with minor hemorrhage did not need blood transfusion. Conclusion: It was concluded at the end of them PCI application in STEMI that the addition of tirofiban treatment in patients with ≥TIMI 2 flow and anterior location MI could decrease the expected rise in BNP and CRP values.

6.Relationship of urocortin-2 with systolic and diastolic functions and coronary artery disease: an observational study
Ergün Topal, Jülide Yağmur, Halil Ataş, Mehmet Cansel, Nusret Açıkgöz, Necip Ermiş
PMID: 22281790  doi: 10.5152/akd.2012.036  Pages 115 - 120
Amaç: Urocortin (Ucn) hormonları kardiyovasküler sistemde önemli rol oynamaktadır. Sistolik işlev bozukluğu (SD) dışında, diyastolik işlev bozukluğu (DD) veya koroner arter hastalığının (KAH) serum Ucn-2 ile ilişkisine dair yeterli veri bulunmamaktadır. Bu çalışmamızda SD, DD ve KAH’da serum Ucn-2 düzeyini araştırdık. Yöntemler: Bir gözlemsel enine-kesitli olan bu çalışmanın popülasyonu KAH ön tanısı ile koroner anjiyografi işlemine alınan bireyler arasından belirlendi. Koroner anjiyografi sonrası ekokardiyografi yapılarak 86 kişi seçildi. Ucn-2 ile SD arasındaki ilişkiyi araştırmak için ejeksiyon fraksiyonu (EF) farklı üç grup oluşturuldu: orta-ileri düzey SD olanlar (Grup A, EF=%33.6), hafif-orta SD olanlar (Grup B, EF=%46.1) ve SD olmayanlar (Grup C, EF= %64.5). Ayrıca, DD sahip olan ve olmayanlar (EF≥ %45) arasında ve KAH’ı olan ve olmayanlar (EF≥ %55) arasında da Ucn-2 düzeyi karşılaştırıl- dı. İstatistiksel analizde tek yönlü ANOVA, Kruskal-Wallis, Ki-kare, Mann-Whitney U, Spearman korelasyon ve çoklu regresyon testleri kullanıldı. Bulgular: Grup C’ye göre, Ucn-2 düzeyinin Grup A’da azaldığı ve Grup B’de arttığı saptandı (Grup A, B ve C’de sırasıyla Ucn-2; 9.4±3.4, 12.8±3.6 ve 10.4±3.9 pg/mL, p=0.003). SD’den farklı olarak; Ucn-2 düzeyi bakımından, DD olan ve olmayanlar arasında (11.4±4.1 ve 11.7±3.9 pg/mL, p=0.8) veya KAH olan ve olmayanlar arasında (10.7±4.7 ve 10.2±3.2 pg/mL, p=0.7) anlamlı bir fark saptanmadı. Sonuç: Serum Ucn-2 düzeyi hafif-orta sistolik disfonksiyonda yükselmektedir. Ancak, DD (azalmış gevşeme bozukluğu) veya KAH’ın (miyokart enfarktüsü olmadan) serum Ucn-2 düzeyini etkilemediği görülmektedir.
Objective: The urocortin (Ucn) hormones have many important roles in the cardiovascular system. Apart from systolic dysfunction (SD), there is no sufficient data on the relationship between serum Ucn-2 and diastolic dysfunction (DD), or coronary artery disease (CAD). We investi- gated serum Ucn-2 levels in SD, DD, and CAD. Methods: In this observational cross-sectional study, study population was enrolled among outpatients who underwent coronary angiography with the pre-diagnosis of CAD. By examining the echocardiography 86 subjects were selected to study after coronary angiography. The subjects distributed over three groups to investigate the relationship between serum Ucn-2 and SD according to their ejection fraction (EF): subjects with moderate to severe SD (Group A, EF=33.6%), subjects with mild to moderate SD (Group B, EF=46.1%), and those without SD (Group C, EF=64.5%). Apart from these groups, the serum Ucn-2 levels were compared between subjects with and without DD (EF≥45%), and also com- pared between subjects with and without CAD (EF≥55%). Statistical analyses were performed using one-way ANOVA, Kruskal-Wallis, Chi- square, Mann-Whitney U, Spearman correlation and multiple regression analyses tests. Results: Serum Ucn-2 levels were decreased in Group A and were increased in Group B compared to Group C (9.4±3.4, 12.8±3.6 vs. 10.4±3.9 pg/ mL, respectively, p=0.003). Unlike SD; there was no significant difference in serum Ucn-2 levels between subjects with and without DD (11.4±4.1 vs 11.7±3.9 pg/mL, p=0.8) or CAD (10.7±4.7 vs 10.2±3.2 pg/mL, p=0.7). Conclusion: Ucn-2 is elevated in mild to moderate SD. But, DD (impaired relaxation pattern), or CAD (without myocardial infarction) seems to have no effect on Ucn-2 hormone levels.

EDITORIAL COMMENT
7.Further evidence to support a role for urocortin 2 in heart failure
Joseph V. Moxo, Theophilus I. Emeto, Jonathan Golledge
PMID: 22281791  doi: 10.5152/akd.2012.037  Pages 121 - 122
Abstract | Full Text PDF

ORIGINAL INVESTIGATION
8.Evaluation of clinical and demographic characteristics and their association with length of hospital stay in patients admitted to cardiac intensive care unit with the diagnosis of acute heart failure
Sami Şahin, Umuttan Doğan, Kurtuluş Özdemir, Hasan Gök
PMID: 22281792  doi: 10.5152/akd.2012.038  Pages 123 - 131
Objective: Despite increasing incidence, data regarding clinical and demographic characteristics of patients with acute heart failure (AHF) admitted to cardiac intensive care unit (ICU) are inconclusive. The aim of this study was to assess the presentation characteristics and factors determining the length of hospital stay in this particular patient population. Methods: We conducted a single-center, prospective study involving 150 patients hospitalized to cardiac ICU with the primary diagnosis of AHF. Chi-square and Student t tests were used for the analysis of categorical and continuous variables, respectively. Linear regression analysis (LRA) was used to determine the factors affecting the length of hospital stay. Results: Forty-nine percent of the patients had new-onset AHF and 25% had preserved left ventricular ejection fraction (LVEF). In 25.3% of all patients and 46.6% of the patients with new-onset HF the precipitating factor was acute coronary syndrome. Atrial fibrillation and valvular heart disease as precipitating factors were more common in patients with preserved EF, when compared to low EF group. LRA showed that presence of anemia [β=1.62; 95% CI 0.08-3.15; p=0.039)] and severe mitral regurgitation (β=2.55; 95% CI 0.06-5.05; p=0.045) and systolic blood pressure (β=-0.03; 95% CI -0.06 - -0.002; p=0.039) and blood urea nitrogen (β=0.034; 95% CI 0.006 - 0.06; p=0.016) were the independent predictors of length of stay. Conclusion: Underlying cardiovascular risk factors, comorbidities and precipitating pathologies were diverse and highlighted the inhomogeneous characteristics of AHF syndromes. However, in-hospital mortality was high and initial clinical presentation characteristics were significantly associated with in-hospital outcome.

9.Influence of myocardial viability on responsiveness to cardiac resynchronization in ischemic dilated cardiomyopathy: a prospective observational cohort study
Marco Pugliese, Giovanni Minardi, Andrea Vitali, Enrico Natale, Piergiuseppe De Girolamo, Giordano Zampi, Massimo Leggio, Annalisa Chiarelli, Augusto Pappalardo, Andrea Avella, Francesco Laurenzi, Maria Stella Fera
PMID: 22281793  doi: 10.5152/akd.2012.039  Pages 132 - 141
Amaç: Post-iskemik dilate kardiyomiyopatili ve miyokart canlılığı (MV) olan hastaların, klinik, ekokardiyografik ve nöro-hormonal parametreler açısından, MV olmayan hastalarla karşılaştırıldığında kardiyak resenkronizasyon tedavisinden (KRT) yarar görüp-görmeyeceklerini anlamak. Yöntemler: Prospektif, gözlemsel kohort çalışmaya 104 ardışık hasta dahil edildi. Dobutamin stres ekokardiyografi kullanarak, 2 grup tespit edildi: A grup 51 MV’li hasta ve grup B 53 MV’siz hasta. Tüm hastalara internal kardiyoverter-defibrilatörle kombine biventriküler pacing cihazı konuldu. Klinik olarak, ekokardiyografik ve nöro-hormonal parametreler başlangıç ve altı aylık takipte değerlendirildi. Remodeling düşündüren her değişken hakkında tekrarlayan ölçümler için varyans analizi yapıldı. Aşağıdakileri olan her hasta “cevap veren” olarak düşünüldü: NYHA sınıflamasında düzelmeye ilaveten, sol ventrikül völümlerinde > %15 azalma ve/veya sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonunda > %15 düzelme. Bulgular: Tüm değişkenler her iki grupta da (zaman etkisi) düzeldi. İki grup karşılaştırıldığında (grup etkisi), aşağıdaki değişkenler A grubunda anlamlı olarak daha iyi: N-terminal pro-B-tip natriüretik peptid (p=0.02), NYHA sınıf (p=0.003), tersine remodeling (TR) (p=0.007), dP/dt (p=0.005), sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (p=0.009), 3. ses (p=0.01) ve ilk haftadan sonra sol ventrikül sistol sonu völümü (p=0.035). Tersine remodeling KRT’den sonra ilk haftada sadece A grubunda meydana geldi ve bu çalışmanın tüm süresinde devam etti. İlk haftadan sonra, iki grup arasında maksimum SVSSV’de azalma farkı oluştu (p<0.001). Sonuç: Kardiyak resenkronizasyon tedavisinden ilk hafta sonrasında, MV’li hastalar MV’siz hastalara göre daha iyi önemli bir düzelme göster- diler.
Objective: To understand whether patients with post-ischemic dilated cardiomyopathy and myocardial viability (MV) could benefit from cardiac resynchronization therapy (CRT) in terms of clinical, echocardiographic and neuro- hormonal parameters compared to patients without MV. Methods: One hundred and four consecutive patients were enrolled in a prospective observational cohort study. Using dobutamine stress echocardiography, 2 groups were identified: group A of 51 patients with MV and group B of 53 patients without MV. All patients were implanted with biventricular pacing devices combined with an internal cardioverter-defibrillator. Clinical, echocardiographic and neuro-hormonal param- eters were evaluated at baseline and at six month follow-up. Analysis of variance for repeated measures on each variable suggestive of remod- eling was performed. We considered responder every patient with: decrease of > 15% in left ventricular volumes and/or improvement in left ventricular ejection fraction of > 5% in addition to NYHA class improvement. Results: All the variables improved in both groups (time effect). Comparing the two groups (group effect), the following variables were signifi- cantly better in group A: N-terminal pro-B-type natriuretic peptide (p=0.02), NYHA class (p=0.003), reverse remodeling (RR) (p=0.007), dP/dt (p=0.005), left ventricular ejection fraction (p=0.009), 3rd sound (p=0.01), and left ventricular end-systolic volume after the first week (p=0.035). RR occurred at the first week after CRT only in Group A and was maintained for all the time of this study. The maximum difference of the decrease of left ventricular volumes between the two groups occurred after the first week (p<0.001). Conclusion: Patients with MV responded better than patients without MV with a significant improvement after the first week from CRT.

10.Clinical, laboratory and computed tomography pulmonary angiography results in pulmonary embolism: retrospective evaluation of 205 patients
Serap Duru, Recai Ergün, Alper Dilli, Tuğba Kaplan, Bekir Kaplan, Sadık Ardıç
PMID: 22306567  doi: 10.5152/akd.2012.040  Pages 142 - 149
Objective: With this study, we aimed at evaluating demographic data, clinical, laboratory findings in pulmonary embolism (PE) and the relationship of these findings with the embolism location region and responses of the patients to the treatment of the embolism in order to contribute to the patient management in decreasing mortality. Methods: Clinical findings, accompanying diseases, risk factors, serum D-dimer and creatinine levels, imaging modalities and mortality rates of 205 patients (female: 98, male: 107) diagnosed with PE were examined retrospectively. The relationship between the qualifier variables was evaluated using Chi-square test. Results: Average age of the patients was 61.55±14.44 years and 86 (42%) patients were above 65 years. Most common complaint was dyspnea (85%), most frequent coexisting disease was congestive heart failure (19%). Deep vein thrombosis (DVT) (30.7%) was the most frequently seen risk factor. Pulmonary embolism was mostly in the right lobe pulmonary artery (32.1%). It was observed that the higher ages of patients the more frequency of proximal located embolism was (p<0.005), especially lobar artery involvement was observed to be high (p=0.032). An early mortality rate was 4.9% and late mortality rate was 11.2%. Conclusion: In the patients with complaint of dyspnea who are at elder ages and have accompanying diseases, PE should be considered. PE is generally localized in the main pulmonary arteries, which emphasizes crucial importance of early diagnosis and treatment in reduction of mortality.

11.The association between pulmonary arterial hypertension and malnutrition in children with congenital heart diseases with left-to-right shunt: an observational study
Hakan Altın, Zehra Karataş, Fatih Şap, Hayrullah Alp, Tamer Baysal, Sevim Karaaslan, Bülent Oran
PMID: 22306568  doi: 10.5152/akd.2012.041  Pages 150 - 159
Amaç: Asiyanotik sol-sağ şantlı doğuştan kalp hastalığı (DKH) olan çocuklarda pulmoner arteriyel hipertansiyon (PAH) derecesi ile malnütrisyon derecesi arasındaki ilişkiyi araştırmak ve özellikle sınırda PAH’lı hastalarda malnütrisyon gelişme sıklığını değerlendirmek. Yöntemler: Bu çalışma Ocak 2001-Şubat 2011 tarihleri arasında kalp kateterizasyonu uygulanmış asiyanotik sol-sağ şantlı DKH olan 327 hastanın verileri kullanılarak yapıldı. Çalışmanın dizaynı retrospektif gözlemsel olarak uygulandı. Hastalar antropometrik, ekokardiyografik ve kateterizas- yon bulguları eşliğinde değerlendirildi. Ortalama pulmoner arter basıncı (PAB) ve malnütrisyon derecelerine göre gruplara ayrıldı. İstatistiksel analiz için Ki-kare, ANOVA ve Kruskal-Wallis testi kullanıldı. Normal ve anormal dağılım gösteren veriler sırası ile Pearson ve Spearman kore- lasyon testleri ile değerlendirildi. Bulgular: Gomez sınıflamasına göre PAH’ı olanların %94.8’inde (163/172); PAH bulunmayanlarında %17.2’sinde (15/87) malnütrisyon saptandı (p<0.001). Sınırda PAH’ı olanların ise %23.5’inde (16/68) malnütrisyon tespit edildi. Ortalama pulmoner arter basıncı ile yaşa göre vücut ağırlığı (Gomez) ve kilo z skorları arasında negatif ilişki mevcuttu (her ikisi için p<0.001). Kilo ve boy z skorları da PAH olanlarda olmayanlara göre belir- gin düşüktü (sırasıyla p<0.001, p<0.01). Gomez sınıflaması ve rölatif vücut ağırlığına göre PAH olmayan ve sınırda PAH olan gruplar arasında fark yoktu, ancak sınırda PAH grubunun kilo z skorları PAH olmayan gruba göre düşüktü (p<0.001). Sonuç: Asiyanotik sol-sağ şantlı DKH’lı çocuklarda PAB arttıkça, beraberinde malnütrisyon derecesinin de ağırlaştığı görüldü. Sınırda PAH’ı olan hastaların olmayanlara göre malnütrisyona daha fazla eğilimli olduğu izlendi, ancak bu konuda daha geniş kapsamlı araştırmaların yapılması gerektiği düşünüldü.
Objective: To evaluate the association between the degree of pulmonary arterial hypertension (PAH) and the level of malnutrition in children with acyanotic congenital heart diseases and left-to-right shunt, and especially to evaluate the development rates of malnutrition in patients with borderline PAH. Methods: The study was performed with data of 327 patients with acyanotic congenital heart diseases and left-to-right shunt and underwent cardiac catheterization between January 2001-February 2011. The design of the study was retrospective and observational. All patients were evaluated with anthropometric measurements, echocardiography and cardiac catheterization. They were classified according to the mean pulmonary artery pressure and level of malnutrition. Chi-square, ANOVA and Kruskal-Wallis tests were used for statistical analysis. Normally and abnormally distributed data were analyzed with Pearson and Spearman correlation tests respectively. Results: Malnutrition was detected in 94.8% of patients with PAH and 17.2% of no PAH patients according to Gomez classification (p<0.001). In addition, malnutrition was detected in 23.5% (16/68) of borderline PAH group. A negative association was detected between mean pulmonary arterial pressure and body weight for age (Gomez) and z scores of weight (p<0.001 for all). Z scores of weight and height were significantly decreased in patients with PAH in contrast to no PAH group (p<0.001, p<0.01 respectively). There was no statistical difference between no PAH and borderline PAH groups according to Gomez classification and relative body weight formula, however z scores of weight in borderline PAH group were decreased compared with no PAH group (p<0.001). Conclusion: A positive association was detected between the degrees of PAH and level of malnutrition in children with a cyanotic congenital heart diseases with left-to-right shunt. Borderline PAH may be a predisposing factor for malnutrition and further studies are needed for this subject.

12.An observational study on peripheral blood eosinophilia in incomplete Kawasaki disease
Taliha Öner, Murat Muhtar Yılmazer, Barış Güven, İlker Devrim, Özgül Vupa Çilengiroğlu, Savaş Demirpençe, Timur Meşe, Vedide Tavlı, Ayça Ata Vitrinel
PMID: 22306569  doi: 10.5152/akd.2012.042  Pages 160 - 164
Amaç: İnkomplet Kawasaki hastalığı’nın (iKD) akut evresinde periferik kan eozinofilisinin (PKE) araştırılması amaçlandı. Yöntemler: Yirmi dört iKD (ortanca yaş; 31.5 ay, yaş aralığı; 7-88 ay) ve 25 komplet Kawasaki Hastalığı (kKD) tanılı hasta (ortanca yaş; 37 ay, yaş aralığı; 9-140 ay), 2004-2010 yılları arasında İzmir Dr. Behçet Uz Çocuk Hastanesi kayıtlarından retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmaya yaş olarak çalışma grubu ile uyumlu, ateşi olan 30 vaka (kontrol 1) ile konjenital kalp hastalıklı 30 vaka (kontrol 2) kontrol grubu olarak dahil edildi ve kontrol, çalışma grupları eozinofil yüzdeleri ve eozinofil hücre sayıları açsısından IVIG tedavisi öncesinde karşılaştırıldı. Kontrol ve çalışma grupları arasındaki eozinofil farklılıklarını saptamada Kruskal-Wallis testi kullanıldı. Bulgular: İnkomplet Kawasaki hastalarında PKE görülme yüzdesi ve ortalama değeri sırasıyla %66.6 ve 377 hücre/mm3 iken cKD grubunda ise sırasıyla; %60 ve 525 hücre/mm3 idi ve iki grup arasında her iki değer açısından da anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Eozinofil hücre sayısının ortanca değeri ile eozinofili yüzdesinin ortalama değeri sırasıyla 1. kontrol grubunda 220 hücre/mm3 ve %2.83±2.65 iken 2.kontrol grubunda ise 165 hücre/mm3 ve %1.63±1.43 idi, ve bu değerler çalışma grubunda saptananlara göre istatistiksel anlamlı olarak düşüktü (p<0.001). Sonuç: Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında iKD hastalarında PKE anlamlı oranda yüksek saptandı. İnkomplet Kawasaki Hastalığı’nın tanısını koymak zor olduğundan KH’yi destekleyici klinik bulgular varlığında açıklanamayan eozinofilinin olması bu konuda yardımcı olabilir.
Objective: To investigate the peripheral blood eosinophilia (PBE) in the acute stage of incomplete Kawasaki disease (iKD). Methods: Twenty-four patients with iKD (median age; 31.5 months, range; 7-88 months) and 25 with complete Kawasaki disease (cKD) (median age; 37 months, range; 9-140 months) were evaluated between 2004 and 2010 from İzmir Dr. Behçet Uz Children’s Hospital records retrospec- tively. We determined the eosinophil counts and rates from the complete blood count in two study groups before the IVIG treatment and 30 febrile age-matched controls and 30 control cases with congenital heart disease (control Group 1 and 2 respectively). Kruskal-Wallis test was performed in detecting the differences of eosinophil rates and counts between four subgroups. Results: In iKD group, the mean value of eosinophil rates and median value of eosinophil counts were 4.39±2.5% and 377 cells/mm3, respec- tively, which did not significantly different with cKD group (mean eosinophil rates; 5.47±4.8% and median eosinophil counts 525 cells/mm3) (p>0.05). The median values of eosinophil cell counts and mean value of eosinophil rates were 220 cell/mm3 and 2.83±2.65% in the control group 1 and 165 cell/mm3 and 1.63±1.43% in the control Group 2 respectively, which were statistically significant lower compared to both study groups (p< 0.001). Conclusion: The rate of PBE was found significantly higher in iKD patients compared to the controls. Since the diagnosis of iKD is difficult, unexplained eosinophilia may be helpful in the presence of suggestive clinical findings of KD.

13.The effects of implanted valve sizes on ventricular hypertrophy in aortic stenosis
Hikmet Selçuk Gedik, Kemal Korkmaz, Gökhan Lafçı, Adnan Yalçınkaya, Kerim Çağlı
PMID: 22306570  doi: 10.5152/akd.2012.043  Pages 165 - 170
Amaç: İzole aort darlığına bağlı aort kapak replasmanı yapılan vakalarda, vücut yüzey alanına göre kapak ölçülerinin, aortik gradiyent ve sol ventrikül hipertrofisi üzerindeki etkilerini sunmayı amaçladık. Yöntemler: Ciddi aort stenozu nedeniyle Ocak 2006- Nisan 2007 tarihleri arasında aort kapak replasmanı yapılan hastalar (12’ si erkek,15’i kadın; toplam 27 ), post-operatif 4. ve 6. aylarda ekokardiyografileri yapılarak prospektif olarak takip edildi. Hastalar operasyon sırasında replase edilen mekanik aort kapak ölçülerine göre iki gruba (19-21 mm ve 23-25 mm) ayrıldı. İki gruba ait primer sonlanım noktası değişkenleri olan renkli ve sürekli dalga Doppler ekokardiyografi ile ölçülen aort kaçak varlığı, sol ventrikül kitle indeksi (SVKİ) ve ortalama transaortik gradiyentleri karşı- laştırıldı. Gruplararası karşılaştırmalarda Fischer tam testi ve Mann-Whitney U testi, grup içi analizde Freidman testi kullanıldı. Bulgular: Aort kapaktaki ortalama sistolik gradiyent (OSG) ve SVKİ'de preoperatif ve postoperatif değerler kıyas edildiğinde, 23 mm ve 25 mm kapaklarda, istatistiksel olarak anlamlı gerilemeler bulundu (p<0.01). Preoperatif ve postoperatif ekokardiyografik verilerle, özellikle sol ventrikül kitlesi, SVKİ, pik sistolik gradiyent ve OSG değerlerinde gerilemelerin belirgin olduğu bulundu. Bu gerilemeyle ilişkili değerler, 4. ayda da tespit edilebilir seviyedeyken, asıl anlamlı gerilemenin postoperatif 6.ayda olduğu gözlendi. Diğer taraftan 19 mm ve 21 mm kapaklar için elde edilen değerler istatistiksel olarak diğerlerinden (23 mm ve 25 mm) daha az anlamlı bulundu (p<0.05’e karşı p<0.01). Sonuç: Aort kapak replasmanında uygun kapak ölçülerinin seçiminde yaş, cinsiyet ve aktivite, gibi faktörler önemlidir. Ancak hastanın vücut yüzey alanına göre kapak ölçüsü daha önemli olan kriterdir.
Objective: We aimed to study the effects of the valve sizes according to body surface area on aortic gradient and ventricular hypertrophy in the cases of aortic valve replacement due to isolated aortic stenosis. Methods: Between January 2006 and April 2007, patients (12 men, 15 women; totally 27) followed up prospectively with echocardiography fourth and sixth month postoperatively. The patients were divided into two groups according to the prosthetic aortic valve diameters (19-21 mm vs 23-25 mm). The primary endpoints between the two groups (aortic regurgitation, left ventricular mass index and transvalvular gradient mea- sured by color and continuous wave Doppler) were compared. Fischer exact test and Mann-Whitney U test were used for intergroup com- parison whereas intragroup analysis was done with Freidman test. Results: Mean systolic gradient and left ventricular mass index were significantly reduced in 23 mm and 25 mm valves (p<0.01) in the postop- erative follow-up. In addition, especially, decline in the values of left ventricular mass, left ventricular mass index, peak systolic gradient and the mean systolic gradient were found to be significant. These values associated with regression were detectable at the postoperative 4th month, but actual significant regression was observed at the postoperative 6th month (p<0.01). On the other hand, the values obtained for 19 mm and 21 mm valves also showed significant progress (p<0.05). Conclusion: Factors such as age, gender and activity are important in the selection of appropriate valve sizes in aortic valve replacement. However, the patient's body surface is the most important prognostic factor compared to others.

REVIEW
14.Coronary artery disease from a perspective of genomic risk score, ethical approaches and suggestions
Deniz Ağırbaşlı, Yeşim Işıl Ülman
PMID: 22306571  doi: 10.5152/akd.2012.044  Pages 171 - 177
Mortalitenin en büyük sebeplerinden biri olan koroner arter hastalığı kompleks bir hastalık olarak genetik araştırmaların ilgi odağını oluşturmak- tadır. Bireye özgü öngörüsel tıpta kardiyovasküler risk skorlamaları kolay ulaşılabilir olsa da ailesel, çevresel ve genetik risklerin tümünü tek bir skora indirgemek günümüz tıbbında henüz mümkün görünmemektedir. Genetik varyantlar hastalığa yatkınlığı arttırırken biyobelirteçler birçok metabolik yolakta rol oynamaktadır. Bu sebeple genetik bilginin birçok olasılığa bağlı olması test sonuçlarına kesin cevaplar arayan hasta ve ailelerine genetik danışman tarafından açıklanmalıdır. Genomik risk skorlamasında testi yaptıran kişide genetik yatkınlık alellerinin varlığı, ileride çıkması sadece olasılık dahilinde olan hastalıklar yüzünden bireyin endişeye, kötü alışkanlıklarını değiştirecek cesareti kaybederek kaderciliğe sürüklenmesine neden olabilir. Kompleks hastalıkların özellikleri genetik, çevresel ve etnik faktörlerin etkileşimlerini araştıran yeni tekniklerin gelişimine olanak vermektedir. Kardiyovasküler hastalıkların tedavisinde çoğu zaman yanıltıcı olabilen ‘her hastaya aynı doz ilaç’ anlayışı yerine tedavinin de kişiye özel olması gereği tedavinin etkinliğini arttıracaktır. Her sorumlu bireyin kendi genetik sicilini bilme hakkı etik kaygıları bera- berinde getirmektedir. Genetik testlerin kolay ulaşılabilirliği nedeniyle genetik bilginin toplumda ayrımcılığa yol açacak şekilde kullanılmasının önlenmesi için genomik risk skorlamaları, terapötik uygulamalar ve etik yaklaşım eş zamanlı olarak ilerlemelidir. Bu derlemede kompleks hasta- lıklarda genetik testler ve genomik risk skorlamalarında etik yaklaşımların önemi ve gerekliliği belirtilmiş, bireysel sorumluluklar, hastaların yararı ve gizlilik hakkı göz önünde tutularak, çözüm önerileri sunulmuştur.
As a leading cause of mortality, coronary artery disease is on the focus of genetic research as a complex trait. Although predictive genetic testing for cardiovascular diseases is on the counter, it is still hard to aggregate information from multiple genetic variants, environmental factors and family his- tory into a single score. Every susceptibility allele provides small contribution to disease formation. Biomarkers play a role in various metabolic path- ways. Genetic information and data depend heavily on probabilities. This should be clearly explained by genetic counselor to the patient and relatives who are looking for certain answers. Presence of susceptibility alleles can be a source of anxiety and it may result as a reduced self-confidence in ability to change health behavior. Complex diseases set a new stage to study novel techniques that can elucidate interactions among genetic, environ- mental and ethnic factors. The cookbook approach to treat a complex disease can often be misleading. Future studies may provide personalized information, which can improve the outcome of standardized treatments. As knowing one’s own genetic risk is becoming a task for the responsible individual, it surely will add new challenges to ethical framework. Publicly marketing genetic tests for complex diseases raises ethical concerns. To avoid discriminatory use of genetic information; genetic risk scoring, therapeutic process, ethical policies must have a multifaceted progress. In this review, we summarized the attempts to resolve ethical issues related to genetic testing in complex diseases to resolve patient autonomy with indi- vidual responsibility and to aim the patient beneficence and confidentiality.

SCIENTIFIC LETTER
15.Evolution of restricted bulboventricular foramen in double inlet left ventricle and ventriculoarterial discordance
Özlem Sarısoy, Canan Ayabakan, Kürşad Tokel, Osman Akdeniz, Rıza Türköz, Can Vuran, Uygar Yörüker
PMID: 22306572  doi: 10.5152/akd.2012.045  Pages 178 - 180
Abstract | Full Text PDF

CASE REPORT
16.Percutaneous effective closure of severe aortic prosthetic paravalvular leak using Amplatzer duct occluder device with the guidance of 3D TEE
Yalçın Gökoğlan, Sait Demirkol, İbrahim Halil Kurt, Oben Baysan, Serdar Fırtına, Barış Bugan, Hürkan Kurşaklıoğlu
PMID: 22311868  doi: 10.5152/akd.2012.046  Pages 181 - 182
Abstract | Full Text PDF

17.Acute myocardial infarction associated with Captagon use
Abdullah Uluçay, Canan Arpacık Kargı, Mehmet Faruk Aksoy
PMID: 22311869  doi: 10.5152/akd.2012.047  Pages 182 - 185
Abstract | Full Text PDF

18.A case of iatrogenic hypothyroidism presented with cardio-inhibitory syncope and resolved by thyroxine supplementation
Melike Sezgin Evim, Birsen Uçar, Zübeyir Kılıç, Birgül Kırel
PMID: 22311870  doi: 10.5152/akd.2012.048  Pages 185 - 186
Abstract | Full Text PDF

LETTER TO THE EDITOR
19.Interventional therapy in resistant hypertension; new renal denervation applications in Turkey
Sinan Dağdelen, Mustafa Kemal Batur
PMID: 22311871  doi: 10.5152/akd.2012.049  Page 187
Abstract | Full Text PDF

20.Analysis of pharmaco-economic assessments on anti-hypertension and anti-lipidemia medicines for Turkey
Güvenç Koçkaya
PMID: 22311872  doi: 10.5152/akd.2012.050  Page 188
Abstract | Full Text PDF

21.Arrhythmogenic right ventricular dysplasia and rheumatoid arthritis
Diyar Köprülü, Halit Zengin, Zeydin Acar, Sabri Demircan
PMID: 22311873  doi: 10.5152/akd.2012.051  Pages 188 - 190
Abstract | Full Text PDF

22.A case of Kounis syndrome aggravated by administration of morphine
Abdullah Uluçay, Mehmet Faruk Aksoy
PMID: 22311874  doi: 10.5152/akd.2012.052  Pages 190 - 191
Abstract | Full Text PDF

23.Echocardiographic assessment in children with Gaucher disease receiving enzyme replacement therapy
Zeynep Arıkan Ayyıldız, Dursun Alehan, Nuray Uslu, Aysel Yücel, Figen Gürakan
PMID: 22311875  doi: 10.5152/akd.2012.053  Pages 191 - 192
Abstract | Full Text PDF

E-PAGE ORIGINAL IMAGES
24.Multiple coronary artery-pulmonary artery fistulas in patients with chronic thromboembolic pulmonary hypertension
Bahri Akdeniz, Erkan Yılmaz, Eyüp Hazan, Ebru Özpelit
PMID: 22311876  doi: 10.5152/akd.2012.054  Pages E6 - E7
Abstract | Full Text PDF

25.Broken guidewire during primary percutaneous coronary intervention
Taner Şen, Tolga Aksu, Afşin Parspur, Celal Kilit
PMID: 22311877  doi: 10.5152/akd.2012.055  Pages E7 - E8
Abstract | Full Text PDF

26.Giant cardiac structure in thoracic cavity
Halit Zengin, Serkan Yüksel, Korhan Soylu, Murat Meriç
PMID: 22311878  doi: 10.5152/akd.2012.056  Page E8
Abstract | Full Text PDF

27.Giant right atrial thrombi associated with permanent hemodialysis catheter in a young patient: 3-dimensional echocardiography views
Fahrettin Öz, Yaşar Çizgici, Zehra Buğra
PMID: 22311879  doi: 10.5152/akd.2012.057  Page E9
Abstract | Full Text PDF

28.Papillary fibroelastoma of the mitral valve chordae causing transient ischemic attacks
Burak Onan, İsmihan Selen Onan, İhsan Bakır
PMID: 22311880  doi: 10.5152/akd.2012.058  Page E10
Abstract | Full Text PDF